Ara 13

Şu son günlerde Ülkemizde üstüste petrol bulunmaya başlandı.Peki bu petrol araştırmaları yeni mi ortaya çıktı yoksa daha önce de Ülkemizde petrol arandı mı?.. Güneydoğu petrol cenneti mi? İşte tüm bu soruların cevapları 100 yıl önce Sultan II. Abdülhamid tarafından hazırlanan petrol haritasıyla verilmiş.
Türkiye petrol denizi üzerinde mi? Sınırın öteki yakasında petrol çıkıyor da Güneydoğu’da niye çıkmıyor? Ya da başlayıp bitmeyen bir polemik; Türkiye’de petrol var ancak yabancılar çıkarmamıza izin vermiyor! Peki gerçekten petrolü bol denilen Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde petrol var mı? Bu soruya Sultan II. Abdülhamid yüz yıl öncesinden cevap veriyor. Sultan’ın hazırlattığı tespit haritasında Güneydoğu Anadolu’nun neredeyse tamamında yüksek ölçekte petrol rezervinin olduğu saptanıyor. Görevli mühendisler araştırmalarını Doğu ve Güneydoğu ile sınırlı tutmayıp Osmanlı toprakları içinde bulunan Zaho, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Musul ve Bağdat gibi bölgeleri de tarıyorlar. İşin en ilginç tarafı yüz yıl önce Tamamını oku »
Bu yazı bugün 10 defa okundu..
Toplamda 87 defa okunmuştur.
Kas 02

Sokullu Mehmed Paşa, Don ve Volga ırmaklarının birbirine en çok yakınlaştığı yerde bir kanal açmayı düşünmüştür. Bu proje için bütün ihtiyaçlar büyük bir gemiye yüklenip bölgeye götürülmüştür. Askerler üç ay kadar kazarak kanalın üçte birini bitirdiler.
O sıralar kış yaklaşıyordu ve bazı kimseler “Buraya kış altı ay evvelden gelir. Soğuktan insanın eli tutmaz olur.” diyerek askerleri korkuttular. Askerlerde kaçarak projeyi yarım bıraktılar.
Padişah durumu öğrenince, Sokullu’ya masrafları karşılamasını emretmiştir. Eğer bu proje gerçekleşebilseydi, Asya’daki Türk Topluluklarına ulaşılabilecek, Rusya’nın gelişmesi önlenecek, İran Tamamını oku »
Bu yazı bugün 6 defa okundu..
Toplamda 145 defa okunmuştur.
Kas 02
İkinci Murad Han, saltanatı daha 12 yaşında olan oğlu İkinci Mehmed‘e (Fatih Sultan Mehmed) bırakarak, Manisa’ya inzivaya çekildi ve ibadetle meşgul olmaya başladı. Bu durumdan faydalanmak isteyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylül’ünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed, babasına yazdığı mektupla tekrar ordunun başına geçmesini istedi. Ancak İkinci Murad Han, oğluna saltanatın sahibinin kendisi olduğunu bildirerek, yeniden ordunun başına geçmeyi reddetti. Bunun üzerine İkinci Mehmed Han babasına ferman gönderdi. Tamamını oku »
Bu yazı bugün 2 defa okundu..
Toplamda 108 defa okunmuştur.
Kas 02
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey vefat edip Bursa’da defnedildikten sonra devlet büyükleri, oğulları ve Edebali‘nin oğlu da söylenen Ahi Hasan isimli mübarek zat toplanıp mirası hesapladılar.
Koca Osman Bey‘den geriye birkaç at, bir kat elbise, bir çift çizme, eyer takımı, tuzluk, kaşıklık ve yüz kadar koyunla birkaç çift de öküz kalmıştı. Osman Bey‘in hiç parası yoktu. Orhan Bey‘in ağabeyi olan Alaaddin Paşa. “Atlar hükümdara kalır, koyunlar devlet malı olur; geride bir şey yok ki paylaşalım!” diyerek işi kolayca çözüme kavuşturuverdi.
Bu miras paylaşımını bir de ünlü Osmanlı Tarihçisi Âşık Paşa’dan dinleyelim: Tamamını oku »
Bu yazı bugün 1 defa okundu..
Toplamda 99 defa okunmuştur.
Eyl 17
……………………………..
İstanbul devamlı
bir su problemi içerisindedir.
Bu problemin çaresi asırlar önce
Kanuni zamanında, Mimar Sinan‘ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare
Sinan’la bulunmuştur.
İstanbul’un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman,
Sinan’ı huzuruna çağırır,Der ki:”Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde.
Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını
karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?”
Mimarbaşı der ki:
“Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul’un çevresini bir dolaşayım,
dışarıda mevcut suları İstanbul’a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim
ve ondan sonra size bir cevap veririm.
“Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır,
Çekmece’den başlayarak kıyıları dolaşır, Beşiktaş’a kadar istanbul’un kıyılarında, dereleri,
akan suları tespit eder.Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul’a getirilebilir, diye,bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni’nin huzuruna çıkar. Sultan sorar: Tamamını oku »
Bu yazı bugün 0 defa okundu..
Toplamda 66 defa okunmuştur.
Tem 14
Protestan Reformu, papalığın hiç hazırlıklı olmadığı bir anda patlak vermişti.
Papalık tehlike doğuracak reformcu bir hareketin var olabileceğine inanmaz görünüyordu ve yönetimi içinde, yolsuzluk ve sefahatin alıp yürümesine göz yumaktaydı. Her şey ticaret konusu olmuş; Roma Kilisesi imtiyaz belgeleri ve günâh çıkarma ticaretine başlamıştı.
Buna karşılık özgür düşünceyi benimseyen aydınlar, fikri evrimleri ve klasik oluşumlanyla kilisenin ciddi eleştirisini yapma yetkisini kendilerinde görüyorlardı. Bu yeni aydın sınıf, titiz bir dindarlığa, ayrıca daha uyanık bir vicdana da sahipti. Bu iki unsur yalnız kilise yönetiminde değil, eğitiminde de köklü bir reforma gerekli ortamı hazırladı.
Reformcu hareketin temelinde genellikle kilisenin düştüğü düzensizlikten acı duyan, fakat tam anlamıyla Katolik olan bir dindarlık yatıyordu. Hümanizm bu, dini yenileme arzusunu olumlu yönde etkiledi, önceleri, devrimci iddialardan uzak görünen bu hareketi, papalar ve hükümdarlar da iyi karşıladılar.
Hıristiyan düşüncesine dönüş XVI.yüzyıl başlarında genelleşti. Bu, başlangıca dönme anlayışından yeni bir eğitim doğdu: Yalnız İsa’ya inanç, insanı kurtarır ve bu inanç her şeyden önce bir Tanrı vergisidir. Böylece gelecekteki “reformcu” düşüncenin tohumları atıldı.
Erasmus, Colet, Lefevre birer reformcuydu, ama eylemleri tamamen fikri alanda kaldı. Kiliseden ayrılmayı düşünmediler, papalığı ve hümanizm taraflısı hükümdarları kazanmayı umut ettiler.
Roma ile hümanizm akımı arasında çatışmanın ilk belirtisini veren Almanya’da Reuchlin olayı oldu. Reform kavramının açık seçik anlaşılması için yalnız hümanist değil, aynı zamanda din adamı da olan bir lidere ihtiyaç vardı; bu lider Luther oldu
- REFORMCU HÜMANİZM: LUTHER
Protestanlık, kilisenin kadrosu içinde kalmıştı; Luther (1482 -1546), reforma tamamen kişisel bir çözüm getirdi. Luther düşüncesinin temeli, alın yazısına ve cüzi iradenin reddine dayanır.
Roma ile çatışma patlak verince; Luther bir süre, gerçek Tanrı kelamını öğrenmenin gerekliliğini, inanç yoluyla kendini aklama zorunluluğunu, günâh çıkarma ve ayin gibi dini amellere bel bağlamanın yanlışlığını Tamamını oku »
Bu yazı bugün 0 defa okundu..
Toplamda 113 defa okunmuştur.
Tem 14
“Hümanizm” ve “Rönesans” adiyle anılan akımlar, gerçekte, tek bir cümleyle tanımlanamaz. Çünkü bu kavramlar içinde, VX. yüzyılda İtalya’da doğan ve oradan Avrupa’ya yayılan yeni bir anlayışlar bütünü ve yeni eğilimler birliği söz konusudur.
Ortaçağ’ın, düşünce, din ve sanat sorunlarını kendine özgü bir anlayışla ele alma ve işleme yöntemi vardı. Edebiyat ve sanatlar, dini ve ahlaki ölçülere yönelikti. İnsan en çok, yaradılış ve yok oluş kavramları içinde ele alınıyordu ve her şey, hemen yalnızca Hıristiyanlığın amaçlarına uygun, ahlaki bir yaşantının koşullarını gerçekleştirme amacıyla değerlendiriliyordu.
Rönesans, elbette düşüncenin bu dar sınırlandırmışını ani bir darbeyle yıkmış değildir. Gerçekçiliğin getirdiği güçlü bir akım, kalıplaşmış düşünce biçimine karşı tepkiye yol açmış, dinle olduğu gibi dünya ile de; ahlak ve metafizikle olduğu gibi, bunların dışındaki kavramlarla da ilgilenme eğilimini ortaya çıkarmıştır.
italya’da XV. yüzyıl, her şeyden önce, bireyciliğin, kendine özgü eylem kuralını koyduğu töredışı davranışlar yüzyılıdır; bu yüzyılda aklın düzeni; gücü ve esnekliğinin zaferi hazırlandı. Dogmatik etkiden kurtulan insan, yeni ufuklar aradı ve Batı kültürünün iki etkin kaynağına yöneldi: Yunan ve Roma.
Rönesans içinde iki farklı hareket ortaya çıktı: biri eleştiriye, düzeltilmiş metinlerin ve yorumların yayımlanmasına yönelikti; öbürü edebiyat ürünleri yaratma amacı güdüyordu. Tamamını oku »
Bu yazı bugün 0 defa okundu..
Toplamda 303 defa okunmuştur.
Nis 24
Hocalı Katliamı, 25 Şubat 1992‘de Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kentinde çok sayıda Azeri sivilin, Ermeniler tarafından öldürülmesi olayıdır. Azeri kaynaklarına ve Memorial Human Rights Center, Human Rights Watch ve diğer bazı uluslararası insan hakları kuruluşlarının bildirdiklerine göre katliam, Rus 366. Motorize Alayı’nın desteğindeki Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmiştir.
Human Rights Watch, Hocalı katliamını Karabağ’ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirmiştir. Azeri kayıplarının sayısı üzerinde tartışmalar devam etmekteyse de, 400 ila 1000 arasında oldukları genel kabul görmektedir. Azerbaycan resmî kaynaklarının bildirdiği resmî rakam 613 sivil olup, bunların 106’sı kadın ve 83‘ü çocuktur. Tamamını oku »
Bu yazı bugün 0 defa okundu..
Toplamda 185 defa okunmuştur.
Nis 21
Yavuz Sultan Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra. Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar. Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır. Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya. Sonra, mesele anlaşılır. Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş. Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret etmektedir! Cihan padişahı emir verir, “Herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı’nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“ ve çözümü yine kendisi bulur. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır. Sandığın içine, o zamanın en nefis Tamamını oku »
Bu yazı bugün 0 defa okundu..
Toplamda 161 defa okunmuştur.
Nis 10

Eskiden hayali zıll, zıllı hayal, hayali sitare denilen Karagöz oyununun doğuşuna ilişkin en yaygın rivayet şöyledir:
Orhan Gazi devrinde Bursa’da Ulucami inşaatında çalışan demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz) ve duvarcı ustası Halil Hacı İvaz(Hacivat) arasındaki nükteli konuşmalar diğer çalışanları öyle güldürüyormuş ki, bunları dinlemek isteyenler işlerini bırakıp etraflarında toplanıyorlarmış. Tabi inşaat çalışması aksamaya başlamış. Bunu duyan padişah ikisini de idam ettirmiş. Ancak padişah daha sonra çok pişman olmuş. Onu teselli etmek isteyen Şeyh Küşterî, başındaki beyaz sarığı çıkarıp germiş ve arkasına ışık yakmış. Ayağından çıkardığı çarıklarla da Karagöz ve Hacivat’ın tasvirlerini yaparak perdeye yansıtmış. Onların nükteli konuşmalarını tekrar canlandırmış. Padişahı teselli etmeye çalışmış. İşte o gün bugündür Karagöz oyunları değişik mekanlarda oynanır olmuş. İşte günümüzde de Karagöz Perdesine Şeyh Kuşterî meydanı denilir ve bu zat Tamamını oku »
Bu yazı bugün 4 defa okundu..
Toplamda 9071 defa okunmuştur.